Marka Kokusu

Bilirsiniz. İnsanlar parfümlerini kolay kolay değiştirmek istemezler. Bir taraftan o kokuyu severler, diğer taraftan da o kokuyla özdeşleşmek isterler. O kokuyu sahiplenmek isterler. Şu hissiyatı hemen hemen hepiniz bilirsiniz. Sokakta yürürken, asansörde, konserde ya da herhangi bir kalabalık içinde yanınızdaki karşıt cinsin kokusunu aldığınızda aklınıza bir şeylerin hücum etme hissini… Eski sevgilinizin (ya da yenisinin) kokusunu aldığınızda onu görmüş gibi, onunla karşılaşmış gibi olmaz mısınız? Zaten parfüm çok kişisel bir üründür. Kişi kendini “Bir şey gibi” hisseder o kokuyu süründüğünde. Bazen çekici, bazen temiz, bazen karizmatik, bazen seksi…

Koku kişi markamızın olduğu gibi ticari markalarımızın da en önemli parçalarından biridir. Görsel marka parçaları çok belirgin bir şekilde kullanılır. Çok kalabalıktır. Tüketici bu ilişkide bir çıkar olduğunu bilir. En kötüsü şüphe duyar, güvenmez. Günümüzde tüketiciler bu görsel tecavüzlere karşı bir direnç gösterme eğiliminde. Reklam gördüğünde başını çevirir, televizyonda reklamlar başladığında kanal değiştirir, sinemaya reklam kuşağı bitince girmek ister… Hele ki bir web sitesini ziyaret ettiğinde ansızın karşısına çıkan Pop-up lara tahammülü hiç kalmadı. Markalar haberlerin yanında yanıp sönen mesajlarını göstermek için çabalarken tüketici de görmemek için çabalayıp duruyor. Günümüzde logolar, amblemler, renkler, maskotlar, afişler, ünlüler gibi pek çok görsel unsur yoğun bir şekilde kullanılıyor. İnsanların beş duyu organından göz, algılama işinin çoğunu üstlenmiş durumda. İnsanların algılamalarının çoğu görsel olarak gerçekleştiği için markalar dünyası da görsel açıdan çok zengin. Öte yandan bu zenginlik zamanla markaların birbirinden ayrışmasını engeller hale geldiği için markalar yeni yöntemlerle tüketicilerin zihnine girmeye çalışıyorlar. Artık bir rengi sahiplenmek pek kolay değil. Onlarca farklı kategoriden yüzlerce marka aynı rengi kullanabilir. Koku ise daha bilinçaltı çalışan bir marka parçası ve iletişim anında insanı farkında olmadan yakalar. Tıpkı eski sevgilinizin bilinçaltına işlemiş kokusu gibi.

Koku aslında yıllardır iletişimde kullanılıyor. Kestanecimiz sokakta közünü yelliyor, kokoreççimiz közün üzerine bir kaç parça atıyor, bayram arifelerinde kahveciler dükkânın dışında kahve kavuruyor. Bizi oraya davet ediyor, iştahımızı kabartıyor, satın aldırtıyor. Yeni alınan bir otomobilin kokusu ise bambaşka. Araçların içine fabrikadan çıktıktan sonra sıkılır o koku ve birkaç ay gitmez. Pek çok insanı yeni bir araba almaya ikna ettiğine eminim o kokunun.
Markaların da kokusu olabilir. Özellikle bir mekânı olan markaların (mağaza, restoran gibi, ya da bir hava yolu, otobüs firması gibi) sahipleneceği bir kokusu olabilir. Olmalıdır da… KFC ve Burger King gibi şirketler ürünlerin birebir yapay kokularını müşteri çekmek için kullanırlar. Burada kullanılan koku favori ürünlerin kokusudur. Yemek alanına girdiğinizde yönünüzü o tarafa dönmenizi ve en azından alternatifler arasında o ürünü de değerlendirmenizi sağlar. Logoyu görmeden markayla iletişim kurmanızı sağlar. Sizi hazırlıksız yakalar.

Pek çok mağazadan içeri girdiğinizde bir kokuyla kaşılaşırsınız. Ancak bunların çok azı profesyonel araştırmalarla tasarlanmış markaya özgün kokulardır. Oysa marka kokusu, markanın logosu gibi profesyonel yaklaşımla tasarlanmalıdır. Patronun ya da pazarlama müdürünün beğendiği ya da ekibin oylama usulü seçtiği kokular değildir doğru marka kokusu. Kişisel beğeniler dışında markaya uygun olarak tasarlanmalı ve hayata geçirilmelidir. Samimi bir markanın bilindik ve insanlara tanıdık gelen bir koku seçmesi gerekir mesela… Eğlenceli ve gençlere yönelik markaların kışkırtıcı kokular seçmesi gerekir. Sofistike markaların özgün kokular seçmesi gerekir ki insanlar markayı ayrıcalıklı olarak algılasınlar. Doğal ürünler sunan bir markanın kokusu da doğal olmalıdır. Doğada var olan kokulardan feyz almalıdır.

Eski alış veriş merkezlerimizin, yani kapalı çarşı benzeri mekanlarımızın bir kokusu vardır. Şimdilerde “Otantik” olarak niteleyebileceğimiz bir koku. Samimiyetin ve doğallığın kokusu… Diğer yandan taze baharatların sunduğu tazelik kokusu… Modern alış veriş merkezlerimizin bu alanda da çarşılarımızdan öğreneceği çok şey var. Mağazaların bir araya geldiği alış veriş merkezlerinde de koku önemli bir marka unsuru. İnsanların AVM’ye ilişkin algıları deneyimlerden oluşur. Yani orada geçirdiği zamanın niteliğine göre şekillenir. Koku ise insanlarda farkında olmadan bir algı oluşturur ve zaten bu yüzden güçlüdür.

Peki marka kokusu nasıl tasarlanır? Marka kokusu alanında çalışan profesyonel şirketler var. En iyisi onlardan destek almak… Önemli olan markanın vaadine, kimliğine, kişiliğine ve hedef kitlesine göre marka kokusu “Üretmek”. Brandessence şirketi bu işi yapanlardan biri. Markanızı götürüyorsunuz ve mümkünse nur topu gibi bir kokunuz oluyor.
Unutmayın. Koku dediğiniz sevgilinin kokusu gibi özgün, etkileyici ve ayrıştırıcı olmalıdır.

İyi işler!

Reklamlar

Moda ve Marka

Merhabalar,

Önce “Moda” kavramından başlayalım. Moda kelimesi

Türk Dil Kurumu tarafından aşağıdaki şekilde tanımlanmış.

1. isim Değişiklik gereksinimi veya süslenme özentisiyle toplum yaşamına giren geçici yenilik

2. Belirli bir süre etkin olan toplumsal beğeni, bir şeye karşı gösterilen aşırı düşkünlük

3. sıfat Geçici olarak yeniliğe ve toplumsal beğeniye uygun olan

Bu üç tanımda da ortak olan noktalar modanın toplumsal bir kavram oluşu ve geçici oluşudur. Bir şeyin moda olması için toplumun belirli bir kesimi tarafından belirli bir dönemde rağbet görmesi, beğenilmesi, alınması veya kullanılması gerekir. Yani modanın özünde değişim vardır. Belirli akımlardan etkilenme ve pek çok toplumsal olaydan beslenme söz konusudur.

Geçmişte modadaki değişimler daha naif çizgilerle ve daha uzun zamana yayılarak hayat buluyordu. Mesela 70’lerin Türk filmlerinde gördüğümüz geniş büyük yakalı gömlekler, İspanyol paça pantolonlar, ahşaptan oyma koltuklar, abartılı kabartılmış saçlar, bıyıklar, şapkalar ve daha yüzlercesi etkisini uzunca zaman göstermişti. Tabi modadaki değişimin bu günkü kadar hızlı olmaması hem iletişimin bu günkü kadar yaygınlaşmaması hem de markaların bugünkü gibi kızışmış rekabet koşulları içinde bulunmadığı için değişime kendilerini zorlamaması nedeniyledir. Ancak günümüzde modada uzun dönemli akımlar olmasının yanında kısa süreli, hatta bazen sezondan sezona değişen birçok akım da mevcut. Elbette modayı tartışmak ve tanımlamak bana düşmez, ancak beni ilgilendiren kısım modanın marka stratejisine katkısı ve etkisi.

Markalaşma ise modanın aksine değişimi değil sabitliği esas alır. Uzun yıllar (belki de yüz yıllar) boyunca aynı stratejiyi sadakatle devam ettirmeyi gerektirir. Markalaşmak suyun damlaya damlaya bir taşı delmesi gibi sürekli aynı noktayı dövmeyi ve sürekli benzer kavramlarla markayı aynı cümle içinde kullanmayı esas alır. İşte tam da bu noktada moda ve marka bir biriyle çatışır.

Güçlü bir marka yaratmak belirli bir tüketici gurubunun duygusal ya da fiziksel bir takım ihtiyaçlarını karşılamakla ve bu stratejiyi sabırla devam ettirmekle mümkün olur. Bu haliyle modadaki değişimleri iyi yorumlamak ve değişimin ölçeğini iyi tutturmak gerekir. Markamızın hitap ettiği kitlenin zaman içerisinde yaşadığı değişime ayak uydurmak gerekir. Buraya kadar her şey normal. Ancak bu değişimler markaya zarar verecek derecede olmamalıdır. Markanın savunduğu bazı değerler ve vaat ettiği şeyler vardır. Sezonsal hareketlilikten pay kapmak uğruna sahip olduğu değerlere zarar veren markalar bunun bedelini diğer sezonlarda ödemeye mahkumdurlar.

Markalar birey ve toplum psikolojisinden iyi anlamalıdırlar. O zaman modaya yön verebilir ve bu akım içinde bir oyuncu olarak yer bulabilirler. Toplumda meyana gelen anlık değişimler elbette ki dikkatle incelenmeli ve gereken yapılmalıdır. Ancak aslolan markanın stratejisidir ve markaları ayakta tutan şey de stratejiyi bozmadan modaya ayak uydurmaktır. Örneğin çocuklu ailelere hitap eden bir markaysanız ve o senenin moda rengi beyazsa o zaman sizin mobilyalarınızın kir tutmayan, kolay silinebilir ya da kılıfları yıkanabilir bir marka olması gerekir. Zira öteki durumda modaya ayak uydurmaya çalışan çocuklu aileler mobilyalarınızdan memnun kalmayacaktır.

Modanın çemberinde dönen markalar çoğunlukla soyut değerlerin bayrağını taşırlar. Özgürlük, prestij, rahatlık, aykırılık gibi kavramları bünyelerinde barındırırlar. Bir hayat tarzını benimseyen markaların güçlenmesi daha kolaydır. Zira bir zaman sonra o markayı tercih ediyor olmak bu hayat tarzını benimsiyor olmanın bir göstergesi haline gelir. Marka, başkaları tarafından tercih edildiği için tercih edilmeye başlar ve harika bir döngünün içerisine girer. İşte bu döngü içerisinde markanın modaya ayak uydurmak adına atacağı yanlış adımlarla marka, temsil ettiği değerlere ve vaat ettiği şeylere uygun olmayan işler yapabilir. Bu da sadık hedef kitlesinin hoşuna gitmeyebilir. Unutulmamalıdır ki bizim veli nimetimiz olan kişiler markamızın değerlerine inanan ve yeri geldiğinde markamızı temsil eden çekirdek hedef kitlemizdir.

Örneğin sağlık vaat eden bir marka parmak arası terlik moda oldu diye parmak arası terlik üretmemelidir. (Parmak arası terliğin sağlıksız olduğu pek çok uzman tarafından dile getirilmiştir. Ancak bununla ilgili bir şüphe olması dahi sağlık vaat eden bir markanın geri adım atması için yeterli olmalıdır.) Otomotivde güvenlik vaat eden bir markanın güvenliği tehlikeye atacak ama modaya ayak uyduracak değişimlerden etkilenmemesi ve savunucusu olduğu değerler gölge düşürmemesi gerekir.

Neticede moda, tüketicileri değişime yönlendirmekte ve bu değişim de alışverişle sonuçlanmaktadır. Ancak bu alışverişten modaya ayak uydururken stratejisine sahip çıkabilen markalar karlı çıkmaktadır.


Kahvaltı ve Marka Erişilebilirliği

O gün kontrollü deneyimin bilmem kaçıncı aşamasındaydım. Kontrollü deney kontrolümden çıkmıştı anlıycağınız. Kahvaltı masasında bir kaç arkadaş kahvaltımızı yaparken bir film şeridi gibi eski kahvaltılarımız gözümün önüne geldi. Böyle melankolik girdim olaya ama dostlarım değildi düşündüğüm, kahvaltı masasının üzerindekileri düşünüyordum. Bir kavanozun içinde yarısına kadar yenilmiş Nutella, bir başka kavanozun içinde bir reçel, çukur bir kabın içinde petek bal, çukurca başka bir kabın içinde beyaz peynir, çukurca bir başka kabın içinde siyah ve diğerinin içinde yeşil zeytin vardı. Domates ve salatalık ise kahvaltı masasında yayvan bir tabağın üzerinde takılıyorlardı. Biraz ıslak ve parlaktılar. Zeytin yağının lezzetten öte görsel bir katkısı olduğu kesin domates ve salatalık üzerinde.

Yapılan menemen tavayla masanın ortasına konulmuş ve tabaklara alınmak üzere değil ekmek banılmak üzere çaydanlığın teşrifini bekliyordu. Çaydanlıkta üst ve alt komşuların içlerini dökmek için ayrıldıkları an kahvaltının başlangıcı için verilmiş bir “start” niteliğindeydi. O dakkadan sonra kahvaltıya başlayanı kimse ayıplamaz, açlık ya da aç gözlülükle yargılamazdı. O gün de öyle oldu. Çaydanlık çifti ayrı ellerde bardaklara içini boşalttıktan sonra tekrar birleşti ve bir süreliğine inzivaya çekildi. Kahvaltı başlamıştı. Çatallar ve ekmekler havada uçuşuyor, masaya reçel damlamasın diye yapılan çalışmalar ve yere ekmek ufanmasın diye yapılan çalışmalar her zamanki gibi başarısızlıkla sonuçlanıyordu. Masanın üzerinde az kullanılan ve çok yer kaplayan eşyaların (şekerlik gibi mesela) nereye konacağına dair bir uzlaşma sağlanamıyordu. Herkes bunları hareket alanın dışında tutmaya çalışıyor ama bir taraftan da başkalarını engelleyecek alanlara koymamaya çalışıyordu. Çünkü bu da ayıplanır ve görgüsüzlük olarak atfedilirdi. Herkes olabildiğince fazla şeye erişebileceği bir açı yaratmaya çalışıyordu.

Bir süre sonra menemende sona yaklaşıldı. Domates ve salatalıkta bir kaç parça kaldı. İki üründe de tüketim hızı hiperbolikti yani ilk etapta hızlı bir şekilde başlamış ancak zamanla hem doymaktan, hem de menemenin soğumaya başlamasından ötürü menemen cazibesini yitirmiş ve tüketim hızı yavaşlamıştı. Domates ve salatalıkta ise sona yaklaşılırken kimse son lokmayı yiyen aç gözlü olmak istemediği için belirli bir hızda kalınmıştı. Hatta kenara çekilmiş ve bir süre durulmuştu.

Tüm bunlar olurken diğer ürünlerde çok önemli olaylar oluyordu. Reçele çok fazla rağbet edilmiyordu. Çünkü reçele kavanozun içinden erişmek çok zordu. Biri kalkıp reçel için bir kap getirdi ve reçelin bir kısmını o kabın içine boşalttı. Reçelin tüketim hızı bir anda artmıştı. Nutella’da da benzer bir durum vardı. Zamanla seviyesi yukarıdan aşağıya doğru inen Nutella’nın da cazibesi günden güne azalmıştı ve şimdi kavanozun dibine doğru yaklaşıldığı için erişim zorlaşmış tüketim hızı kavanoz ilk açıldığı zamanlardakinden çok daha aşağı düşmüştü.

Bal ve peynirde de benzer bir durum yaşanıyordu. Çukur kapta olan peynir düz bir tabağa alındığında çok daha hızlı bir şekilde tüketilmişti. “Peynir ekmek gibi” deyimindeki peynir olmayı hak etmişti. Bal ise gözle görülür şekilde daha fazla yenmişti düz kaba konduğunda. Zeytinse çukur kapta iyiydi. Çataldan kaçacak alan bulamıyor ve daha kolay yeniyordu.

Hikaye burada sona erdi. Hikayede geçen kahraman bulunmasa da ürünlerin ve deneyimlerin hiçbiri hayal ürünü değildir. Bu hikayenin kahramanı sizsiniz. Aşağıyı okumadan önce ne anlatmak istediğimi ve bu yazıyı gecenin bi yarısı neden yazdığımı bir düşünün.

Düşündünüz mü?

Düşünün hadi, tembellik etmeyin!

Peki açıklıyorum. Yukarıda da anlatıldığı gibi bir ürünün tüketiminde erişilebilirlik çok önemlidir. Tüketicinin ürüne kolay ulaşıyor olması ondaki tüketim arzusunu artırır. Caddeyle hem zemin olan dükkanlar bir basamak çıkılan dükkanlardan çok daha fazla iş yaparlar. Broşürünüzün üzerine ürünün satıldığı en yakın marketi yazarsanız daha fazla satarsınız. Bana inanmıyorsanız siz de kahvaltı masasına sürekli gelip giden, yenmeyen şeyleri bir inceleyin.

İyi işler

Serhan


Oldu Mu Şimdi AMK?

Merhabalar,

Biliyorsunuz yakın zamanda yarın çıkacak olan bir gazetenin ilanları sardı dört bir yanı. Bizim gibi marka tutkunları ve reklamcıları cezbetti, akıllıca geldi, beğenildi, takdir edildi vs vs vs… Şimdi şoku atlatıp akıl sağlığıyla düşünme zamanı.

Hayat, biz daha tabiri caizse portakal ağacında portakal dahi değilken, Adem Babamız’ın zamanından bu yana tanımlamalarla sürmüş gelmiş. Somut ve soyut kavramlar insana, kültüre, doğal şartlara ve zamanın gerekliliklerine göre tanımlanmış. Aslında çok ilginç bir olay. Zira yerde bir tane taş buluyorsunuz ve diyorsunuz ki “Bu taş bundan sonra daha farklı anılsın, çakıl taşı olsun bundan sonra”. Sosyal medya, duş jeli, twit, zaman tüneli gibi pek çok kavramın tanımlanışına da şahit olma şansımız oldu. Bunlar da bizim zamanımızın gerekleri.

Peki ticari markalar kendi isimlerine küfür mahiyetindeki bir ifadeyi koyabiliyorlar mı? Yani ben yarın öbür gün SİKTİRGİT diye bir marka koysam ve bu marka çatısı altında bisiklet üretsem bunun reklamını toplumsal alanlarda, bilboardlarda, raketlerde, dergilerde, radyolarda yapabilir miyim? Rtük ya da toplumun ahlak düzeyini savunan her neresi varsa, Kemal Sunal filmlerinde Kemal Sunal’ın “Eşek” dediği kısımlarda “Bip” koyan bir sistem böyle bir ismi afişlere yazmama izin verir mi? Vermeli. Eğer, AMK adında bir gazete olabiliyorsa SİKTİRGİT adında ve daha buraya yazmayacağım envai çeşit küfür adında (ki biliyorsunuz bizim küfür kültürümüz geniştir) marka yaratabilirim. Birine SİKTİRGİT dediğimde bana hakaret davası açabiliyor ve buna karşılık hak iddia edebiliyorsa bu, toplumsal olarak kabul görmüş bir küfürdür. Birine AMK dediğimizde bu henüz dava konusu olmuyor olabilir. Bu da toplumsal olarak tanımlanma sürecinin henüz tamamlanmamasından kaynaklanmaktadır. Bu aradaki süreçte açıklar meydana gelir ve bazı markalar da bu açıktan faydalanır.

Marka, esasında AMK ifadesini tıpkı bizim günlük hayatta kullandığımız gibi cümlenin sonunda kullanarak o çağrışımı yapıyor ve asıl markayı küfür yapan şey de bu iletişim tarzı.

AMK ifadesinin bir küfür olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz. Bilmiyorsa bizim annelerimiz babalarımız bilmiyordur. AMK kavramı SİKTİRGİT kavramından daha geç tanımlanmıştır. O yüzden toplumsal olarak tam bir yaygınlığı yok. Sosyal medya kavramı gibi. AMK bir küfrün kısaltılmasıdır. Bir küfrün kısaltması hem de karar mercisindeki herkes tarafından bilinen bir kısaltma neden küfür kabul edilmiyor? Mesele tanımlama meselesi değil mi? Mesele toplumsal olarak ortaya konan ifadeden toplum ahlakına zarar verenleri ayıklamak değil mi? Yanlış anlaşılmasın ahlak bekçisi değilim. Ancak henüz tam olarak tanımlanmamış bir küfrü gazetesinin adına koydu diye birilerini alkışlayacak da değilim.

Bazen kendimizi marka, reklam, sosyal medya – her ne varsa etrafımızda – ona fazlasıyla kaptırıp at gözlükleriyle baktığımızı düşünüyorum. Bazen olaylara başka türlü bakmak gerek. Ben AMK’nın marka danışmanlığını yapmaz, reklamını çekmez, içinde haber yazmazdım. Henüz toplumun %100’ü tarafından bilinmiyor olsa da bir küfrün parçası olmak istemezdim.

NOT: Gördüğünüz gibi bu yazıda markacı gözlüğümü çıkardım. Markacı bakış açısıyla hedef kitleye uygun, başarılı bir marka inşasıdır. Nokta.

Ekleme: Öylesi varsa alın o zaman GÖT Spor Gazetesi. Bu da AMK gibi ele alınmalı o zaman: http://www.gotspor.com


THY Krizleri Pegasus’a Yarar

Merhabalar,

Günümüz iletişim camiasında hızlı olmak doğru şeyi söylemek kadar önemli. Çünkü söylediğiniz doğru şey o gün içinde insanların gündeminde değilse işiniz zor. Mesele algıların söylediğiniz mesajı yakalamak için ne kadar açık olduğuyla ilgili. Küçük markalar büyük markaları bu noktada daha fazla zorluyor. Çünkü daha dinamikler. Daha hızlı hareket edip gündemi daha hızlı yakalayabiliyorlar. Kurumun yapısıyla da ilgili tabi…

Pegasus ilk çıktığı zamanlarda akıllıca bir davranışta bulunarak, ondan da önce cesaret ederek Sabiha Gökçen Hava Limanı’nı seçti. Ali Sabancı’nın dediğine göre o zamanlar kimse pek akıl sır erdirememiş bu karara. “Sabiha Gökçen’den ilk zamanlarda bi kuşlar bi de Pegasus uçuyordu.” demişti 🙂 O zaman bunun hem maddi hem de manevi gerekçeleri vardı. Low-cost airline olduğu için havaalanı harcı daha az veriyordu, daha az işletme maliyetleri vardı, etrafta Pegasus Ekopark inşa edecek alan vardı. Öte yandan THY’nin uçtuğu yerden değil tam karşısından uçuyordu ve bu da ona iletişim fırsatı veriyordu.

Böyle bir cesarette bulunmanın ön görülmeyen bazı avantajları da oluyor. Mesela THY’ye bağlı olsun olmasın uçuşlarla ilgili problemler, karşısına geçilip gülünecek fırsatlar doğuruyor.

Geçtiğimiz günlerde Atatürk Hava Limanı’nda yapılan tadilat çalışmaları nedeniyle uçaklar saatlerce rötar yaptı. Bunun sorumlusu THY olmasa da fatura kısmen THY’ye kesildi. Pegasus da akıllıca davranıp hemen karşı atağa geçti. Kendi güçlü yönlerinden biri olan “Zamanında kalkış” iletişimini her zamankinden daha fazla yapmaya başladı. Firma içinde de kalkış zamanlarıyla ilgili Ali Sabancı’nın fırtınalar estirdiğine dair iddiaya girerim.

Dün THY personeli grev yapınca THY uçakları yine saatlerce rötar yaptı. Tüm bunlar Pegasus’un önlenemez yükselişinde etkin olacak ve ekmeğine yağ sürecek.

İyi uçuşlar 🙂


Apikoğlu Popülaritenin Değil, Hükümetin Kurbanı!

Merhabalar,

Bir süre önce “Popülaritenin Yeni Kurbanı Apikoğlu Mu?” başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Markanın geçmiş günlerde yaşadığı talihsiz olaydan bahsetmiş ve insan sağlığına zarar veren sahtekarlarla aynı listede yer alıyor olmasını eleştirmiştim. Faturayı da popülariteye kesmiştim. Marka ve sektör bu vakadan büyük zarar gördü. Satışlar ciddi zarar gördü. Yazımda şöyle bir ifadeye yer vermiştim:

“Umarım Bakanlık bu araştırmalarında yanlı davranmıyor ve kurban seçmiyordur. Piyasada tavuğun kilosu 10 lirayken 8 liraya sucuk satan markalar var. Bu nasıl oluyor? Bakanlık bunlara neden bakmıyor? Sütün kilosu belliyken ve bir kg kaşar 10-12 kg sütten üretilirken 5 kg süt parasına kaşar satanlar nasıl satıyor? Bunlara neden bakılmıyor? Yediğimiz ketçap mayonez çok mu sağlıklı? Umarım Bakanlık başladığı bu uygulamaya devam eder ve düzenbazları sürekli ifşa eder.”

Yukarıda da dediğim gibi bakanlık o günden sonra başka hiçbir markayı lanse etmedi. Böyle yaparak da ne kadar yanlı bir tavır aldığını ve işin arkasında başka hesaplar olduğunu bariz bir şekilde ortaya koydu. Ben bu işten kim menfaat sağlarsa ondan şüphelenirim arkadaş. Hükümetin yandaş medyası Sabah’ta da aşağıdaki ifadenin yer aldığı bir haber çıktı.

“Bakanlık yaptığı incelemeler sonucunda aralarında Apikoğlu’nun da bulunduğu firmaların yüzde 100 dana eti diye sattığı sucukta kanatlı eti, kanatlı iç organ ve yabancı doku, pişmiş dana kavurmada ise tek tırnaklı eti kullanıldığını tespit etmişti.”

Oysa haberin yanlı olduğunu bangır bangır bağıran bu ifadede sadece Apikoğlu markasına yer verilerek marka zan altında bırakılıyor. Apikoğlu’nda bulunan şey kanatlı iç organı, yabancı doku veya tek tırnaklı eti değildi. Sağlığa zararı olmayan ve miktarı da belirtilmeyen (muhtemelen 1000’de bir) kanatlı eti idi. Onun da neden kaynaklandığı firma tarafından belirtildi. Sonrasında ilk hamle olarak marka hatları ayırdı şimdi de fabrikaya beyaz et sokmamaya karar verdi. 

Bu musibet insanları karışımlı ürünlerden uzaklaştırdı ve pek çok perakende noktası karışımlı ürün rafa sokmamaya başladı. Apikoğlu da radikal bir karar alarak yıllar öncesinde yapması gereken şeyi yaptı ve %100 danadan başka ürün üretmemeye başladı. Bugün gazetelerde aşağıdaki gibi bir ilanı yer alıyordu. 

Kısa vadede zarar görse de uzun vadede bu olayın Apikoğlu’na yarayacağını ve bu 100 yıllık markanın hak etmediği bu durumdan kurtulacağını düşünüyorum. Bir marka kolay yaratılmıyor. Etin kilosu 20 lirayken 15 liraya sucuk satan markalar incelenmeli ve bunu nasıl başardıkları (!) sorgulanmalı. Sorgulanmıyorsa Apikoğlu popülaritenin değil hükümetin kurbanıdır arkadaş! Güvenle yerim. Çatır çatır yerim.


%d blogcu bunu beğendi: